8.3.20

Yeşil Mercimek

Yazan: Ukturk | 8.3.20 | Kategori: , | 1 Sesime ve fiziğime güveniyorum

Uzun yıllar önceydi. Sıcak bir sonbahar, eylül günüydü. Kargoya uğramam lazım, biraz geç kalabilirim demiştin telefonda. Üniversitenin hastane girişinin yanındaki kaldırımların önüne park etmiştim.  Arabanın içi ısınmasın diye taksici gibi camların hepsini sonunda kadar açmış, kaldırımın yanındaki duvara yaslanarak beklemiştim bir süre, çok geçmeden geldin o hep hayran olduğum muhteşem gülümsemenle. İlk o zaman vurulmuştum aslında sana. Bir gülümsemen ile gönül mülküm düzelmişti. Şiirde dediği gibi;

"İmkânı bulunsaydı, bütün ömre mukabil
Sırretmeye elden seni, bir perde olurdum.
Toprak gibi her çiğnediğin yerde olurdum"


Eşyaları bırakmak için eve gittik sonra. İki tane kırmızı koltuk, bir adet şilte, zor çalışan bozuk bir klima, puf bir taburenin üzerinde zor duran anteni bile olmayan 37 ekran bir televizyon, cam kenarında yuvarlak bir masa ve bir de caddeye bakan o her şeyin başlangıcı olan minik ama güzel balkon. Balkon unlu mamuller satan bir cafeye bakıyordu. Otlu peynirli poğaçası ne de güzeldi. Ama ben o evde en çok kırmızı koltukları sevmiştim nedense bi de cam önünde duran yuvarlak masayı. O akşam yeşil mercimek yemiştik sanki belki de başka bir gün yedik ama hala aklımda. Hayatımda yemediğim kadar yeşil mercimek yemiştim. Ondan sonra da hiç yemedim galiba. Gezdik sonra, hatta şehir değiştirdik, geri döndük ve başka bir şehirden arkadaşın geldi önce. İçimden ilk başlarda "nereden çıktı şimdi bu" demiştim ama şimdi göremesem de iyi ki tanımışım dediğim insan oldu kendisi sonraları. Sen de seversin. Az yemedim sonraları annesinin yapmış olduğu adını bilmediğim patlıcanlı, domatesli, biberli kahvaltılıktan. Daha sonra çok daha güzellerini de yedim belki ama o sıcaklığı bulamadım bir daha sanki. Eski foçaya gittik sonra. Kırmızı elbisen, kolundaki bileklikler ve o tatlı bakışın.

Öyle işte. Mazide kaldı bunları artık belki ama yeşil mercimek, kırmızı koltuklar, en önemlisi de seni sevmek çok güzeldi. Keşke dediğime bakma sen yine olsa yine öperdim o kurumuş dudaklarından.

*ukturko


10.12.17

Keşke

Yazan: Ukturk | 10.12.17 | Kategori: | 0 Sesime ve fiziğime güveniyorum

Gözlerini görebilmek için yüzüne düşen saçları tek hamlede sağ elimle açtım. O kocaman güzel mi güzel gözleriyle bana bakmaya başlamıştı alttan alttan. Arada kaçırıyordu utangaç bakışlarını. Ortamda saçma sapan yabancı bir müzik çalıyordu ama zihnim onu simultene tercüme edip bestelenmiş bir Özdemir Asaf şiiri gibi dinlememi sağlıyordu. Bilinen gerçeklikten soyutlanmış gibiydim. Sadece saçlarına ve gözlerine bakıyordum. Yabancı kızlara hep dediğim klasik ama etkileyici olan "i have some magic for you" gibi bir geceydi. Bu kez magic bir araç değil ulaşılmak istenen kızıl elma gibiydi benim için. Tam karşımda duruyordu, hiç bu kadar yakın olmamıştı bu kızıllık. Bir yandan da hiç sevmesem de rose şarap içiyorduk beraber. Her şeyden anında sıkılan ben, sabaha kadar ona bakabilirdi, sabaha kadar o kimyasal atık gibi olan rose şarabı içebilirdi. Arada bunun içine ne koyuyorlar hiç şaraba benzemiyor diye içimden söylenirken hadi film de izleyelim dedi. Hava 35 derece, klima yetmiyor, saçma sapan bir şiltenin üzerinde rose şarap içiyorduk. Bu da yetmezmiş gibi küçük laptop ekranından film izleyecektik. Projeksiyondan film izleyen burjuva gözlerim bunu da mı görecekti. Ama elbette "aaa izleyelim tabii" dedim. Böyle bir sihir karşısında ne dememi bekliyordunuz. Hatırlamıyorum ne izlediğimi hala. Zaten hiç ilgilenmemiştim filmle o gece. Otuz sene boyunca onu aramış gibi hissediyordum kendimi. Sadece yanında oturmak bile mutlu edebilirdi beni. Adını bilmediğim film başladı sonra, bir yandan da bir şişe şarabı içmiştik. O filmi izliyor muydu bilmiyorum ama ben başka alemlerdeydim hala. Arada hala "keşke içmeseydim şunu ya" diyordum içimden. Film bitti, saat gece yarısı olmuştu hava çok sıcaktı. Çiğ köfteci gibi terleyen yaratıcı ben hadi balkonda uyuyalım dedim. Dışarıda gecenin sessizliğini ara sıra bozan araba gürültüsü, kulağımda hala çalmaya devam eden şiirler. Karmakarışık duygular. Tam karşımda uyuyordu belki de uyuyor gibi yapıyordu. Uyuyup uyumadığı beni ilgilendirmiyordu aslında. O zamana kadar birçok kızla muhatap olan ben bu kadar heyecanlandığımı hatırlamıyordum. Şiltenin üzerinde gözlerinde başlayan bu büyü balkon serinliğinde dudaklarına kadar getirmişti beni. Saçlarla olan bağlantımı koparmıştım artık. Sadece gözleri ve dudakları vardı. Araya bazen yol üzerinde olduğu için burnu da giriyordu. Burnu gözleri ve dudakları kadar özenle yaratılmış değildi. Zaten top burun sevmezdim ben. Burun dediğim biraz yamuk olacak, önemli olan koordinasyon. O yüzden burnu, gözleriyle dudağı arasındaki yolda bulunan dondurma dükkanı gibiydi benim için. Bu yolda gidip gelirken burnundan huylandığını da öğrendim. Limonlu bir dondurma gibiydi artık. Zamanla gözler ve limonlu dondurmayı da görmez oldum. Bitmişti artık gidip gelinen o uzun yollar, ne çalarsa çalsın kulağa işlenen o şiirler, yoldan geçen arabaların gürültüsü. Sessizlik hakim olmuştu. Bir film efekti gibi her yer karanlık sadece o ben ve dudakları kalmıştı sanki. Korkutucuydu aslında. Kim kapamıştı ışıkları? Bu bir tuzak mıydı minnoş gönlüme. Öpse miydim emin değildim. Öpersem tüm "magic" yok mu olacaktı yoksa daha büyük sihirler mi yaratacaktı bana. Ne yapacağımı bilemez haldeydim. Bir yanda yanımda gözlerin kapamış uyuyan o efsanevi tatlılık bir yanda geçmişten gelen paranoyak korkularım. Korkularım galip gelecek gibiydi. Bu ben değildim. Normalde öper geçerdim, sonunu düşünen kahraman olamaz arabeskleşmesi yaşardım. Kırmaktan mı korkuyordum, "i have some magic for you" kızı değildi belki de benim için. Büyü bozulsun istemiyordum belki de. Yanımda otursa bile mutlu olurum dediğim tatlılık yanımda uyuyordu. Bu da yetmeliydi şimdilik belki benim için. Tüm bu gelgitler içerisinde 15 yaşında ergen ürkekliğiyle bir buse kondurdum. O an kulaklarımda şiirler sustu rumeli türküleri çalmaya başladı. Her şey çok güzeldi uzun süre. Havanın 35 derece olduğu, rose şarabın dibine vurduğum gecede balkonda kondurduğum buse ile başlayan o türküler, o damat halayları uzun süre devam etti kulaklarımda. Sihir değil gerçek gelmeye başlamıştı artık o gözler, o limonlu dondurma, o dudak ve karşı konulamaz utangaç bakışlar. Ama sonra birden;


Hepsi gitti. Yok oldular. Gitmek istemişlerdi belki de benden. Gerçek değillerdi belki de. Sihirdi hepsi. Ne saçları ne kırmızı ruj yakışmayan dudakları ne de limonlu dondurma diye tanımladığım yamuk burnu. O an keşke dedim. Keşke o şarabı içmeseydim bu ne yaa deseydim, bu küçücük ekrandan film mi izlenir deseydim, hava çok sıcak bu nasıl klima deseydim, hiç bakmasaydım yalancı gözlerine hiç sevmeseydim saçlarını en önemlisi de keşke keşke hiç öpmeseydim o sahtekar dudaklarını. Keşke.

*ukturko

1.4.17

Albert Camus ve Müslüm Gürses | dondurma üstüne su içmek


Merhaba sevgili seray severler. Şu anda elimde viskim ve şöminenin karşısında ayı postuna uzanmış bir şekilde meyvemi yerken yazıyorum bu yazıyı demek isterdim ama bildiğiniz sıradan bir masa başında yazıyorum. Ama ışıklı klavyem var, ışıkları kapatınca pavyon ortamı yaratıyor. (tek eğlencem) Yazının başlığı biraz garip gelmiş olabilir ama her ikisinin de benim şu sıralar hayatımda çok önemli yerleri var. Burada bir karşılaştırma yaparak yazıya meze etmek istemezdim bu iki muhterem kişilikleri ama tüm değerlerin popülizme kurban edildiği bir dönemde yaşıyoruz. Bundan dolayı üzgünüm. Yüce tanrı günahlarımı affetsin.


Şimdi diyeceksiniz Cezayir asıllı Fransız ünlü bir yazar ile arabesk şarkılar söyleyen Müslüm Gürses arasında nasıl bir ilişki kurabildin diye. Bence çok benzerlikler var ikisi arasında. En azından benim ruh dünyama yaptıkları katkılar birbirine benzer. Eskiden beri okuyanlar varsa bilirler takıntı yaptım mı onla ilgili ne varsa tüketmeden bırakmam, sonra da yüzüne bakmam. Ama bu kez öyle değil. Bu aralar Albert Camus ile ilgili ne varsa aldım ve okuyorum. Hatta okurken gözden kaçırırım diye "albert camus sözler" diye google'da saçma salak aramalar falan yaptım. (bilmediğim bir şey yokmuş) Böyle bir manyağım. Özellikle yalnız kalınca çok daha da takıntılı hale geliyorum. Bence benim hep çalışmam gerekiyor, boşluk yaramıyor. Müslüm de aynı şekilde son 2-3 ayda dinlemediğim şarkısı kalmadı sanırım. Ne varsa dinledim, hepsi ayrı bir güzellik ayrı felsefe bıraktı düşlerimde. (cümle sonunda camus etkilerini görebiliyorsunuz)

Öncelikle Camus okurken kitabı kapatıp sıkıldığım hiç olmadı. Hatta bir kitabını bir günde okuyup bitirdim.(Düşüş) Seks falan yapsam bu kadar zevk almazdım herhalde. Öyle mutlu oldum. Ertesi gün diğerine başladım, araya bazı kişisel problemler girmeseydi onu da bitirecektim sanırım. Bugün biraz daha okudum. Bazıları Camus okurken insanın yalnızlaşabileceğini, intihar etmek isteyebileceğini gibi şeyler söylemiş ama bence tam tersi kendimi buldum resmen. Beni ve yaşadığım bazı olayları anlatıyordu sanki. Sonuçta camus da yalnızdı ondan mı acaba yakın bulmam kendime cümlelerini, bilemiyorum. En son Türk Edebiyatı'nın en iyi romanlarından biri olan Nihal Atsız'ın Ruh Adam kitabı bu kadar hoşuma gitmişti.  Bunca zaman kendisini bilmeme rağmen okumaya tenezzül etmemem de benim çomarlığım olsun arkadaşlar.

"İnsanlar sevmiyorum çünkü düşüşlerini gördüm" demesi bile ne güzel. Ne çok gördük be Albert gözümüzde yücelttiğimiz insanların düşüşlerini, yalanlarını. Gel de sonra sev. Müslüm de belki sözlerini kendi yazmadı ama ne de güzel anlatıyor tam tersinden "sevdasız geçecek ömre hayret" diyerek. Camus'un şu düşünceleri bile tespitin kralı aslında. Vay beee gerçekten de öyle diyorsun. Bunu okuduğumda yaşadıklarım aklıma geldi tekrar, yine Müslüm dinledim.
"Dostlarınız kendilerine karşı içten olmanızı istedikleri zaman onlara inanmayın. Onlar , sizin için içtenlik vaadinde bulacakları ek bir güvenceyi kendilerine sağlayarak onlar hakkındaki iyi fikrinizi sürdüreceğinizi umarlar yalnızca. İçtenlik nasıl dostluğun bir koşulu olur? Her ne pahasına olursa olsun gerçek sevgisi hiç bir şeyi kollamayan ve hiç bir şeyin kendisine direnemeyeceği bir tutkudur. Bir kusurdur o, bazen bir konfordur ya da bir bencilliktir. Eğer bu durumda bulunursanız çekinmeyin. "Doğruyu söyleyeceğinize söz verin ve en fazla yalanı söyleyin". Böylece onların derin arzusuna yanıt verirsiniz ve sevginizi iki kere kanıtlarsınız onlara."
İçten olmak hiç bir zaman fayda getirmedi zaten. Mesela "yakışmış mı" diye biri sorduğunda içten bir cevap olarak bence olmamış sana dediğinizde kötü oluyorsunuz. Camus'un dediği gibi en büyük yalanı kim söylerse o baştacı hep.

Aslında şimdi anladım Camus okuduktan sonra efkar yapıyorum gerçekler yüzüme vurunca. Sonra da Müslüm dinliyorum. Birbirilerini tamamlıyorlar aslında. O yüzden Albert okuyan üstüne dondurma sonrası su içmek gibi Müslüm dinlesinler. Çivi çiviyi söker sobuçta. İyi ki yazmışlar iyi ki söylemişler. Gidip mezarına çiçek bırakacağım kişi listeme iki kişi daha ekledim. Toprağınız bol olsun Albert reis ve Müslüm Baba.

xoxo ukturko

18.1.17

Bir gün yine portakal yiyorum

Yazan: Ukturk | 18.1.17 | Kategori: | 7 Sesime ve fiziğime güveniyorum

Artık daha çok meyve yiyorum. Son zamanlarda mandalinayı bırakıp portakala geçtim. Çünkü daha ucuz ehe. Elinde sürekli mandalinayla dolaşan baba gibiyim. Tek farkım göbeğim yok ve kendim soyup kendim yiyorum. Bu aralar en büyük mutluluklarım da yine meyveler üzerine. Mesela bu ara en çok portakalın sulu çıkmasına seviniyorum. Elim yeterince pislenmediyse o portakal hayal kırıklığı oluyor benim için. Neyse ki son aldıklarım gayet suluydu, kim ürettiyse sevgilerimi iletmek istiyorum buradan o güzel kalpli portakalcı amcaya. Bu satıları da yine portakal yerken yazıyorum ayrıca. Sanırım dişlere de iyi geliyor diyorlar, bu sayede diş macunu masrafımı da yarı yarıya azaltıp artan parayla kebap yemeyi düşünüyorum. Bu kafayla çok yaşayamayacağım ben de farkındayım ama renksiz hayatıma böyle çeşitli saçmalıklar vasıtasıyla renk katmaya çalışıyorum. Tabii buna ren denilebilirse, olsa olsa kırık beyaz diyebiliriz.



Bir de çok rüya görmeye başladım ilginç bir şekilde. 30 yaşından sonra biten sosyal hayat ile birlikte rüya alemim canlandı, pavyon gibi oldu yemin ederim. Her türlü aksiyon var. Aksiyon deyince şimdi kesin başka şeyler geldi akıllara farkındayım ama yook öyle şeyler değil, bizimlaa değilsınızz. Aksiyon derken mesela sivilce falan sıkıyorum, mouse pili falan değiştiriyorum. Her zamanki gibi fantastik ve anlamsız tıpkı normal yaşamım gibi. Sivilce olayı ilginç ama anlatayım: (iki nokta üst üste)

Tabii rüyadayım, rüyanın vermiş olduğu bir rahatlık var sanırım üzerimde bi de ne göreyim güzelim sol göğsüm üzerinde sivilce var. Ne büyük ne küçük, bildiğin sivilce boyutlarında. Standart sivilce ehe. Beyaz başını da vermiş gel beni sık diye bağırıyor resmen. Ben de zaten sivilce görünce "sıkayım mı onu" diye yanaşan bir manyak olduğum için rüyada da olsa affetmedim tabii hemen sıkmak için parmaklarım arasına aldım. Ama o da ne ben şok!! sivilceyi sıkmaya gücüm yetmiyor, ben ki 10 kaplan gücünde bir insanım nasıl yetmez. Bi çaba bi daha deniyorum tam içindeki lanet olası pislik çıkacak gibi oluyor ıhhh çıkmıyor. Sıkmaya çalışırken yoruldum bi de artık nasıl bir güç harcadıysam küçücük sivilceyi sıkmak için. Son bir kez daha deniyorum biraz dışarı çıkıyor, kalanını da içinde alayım diyorum ama bu kez kolum gitmiyor gücü kalmamış, istiyorum ama olmuyor ve rüya the end. Resmen içimde kaldı yani o sivilce tam anlamıyla sıkamadım. Sonra rüya yorumlarına baktım sivilce sıkmak iyi bir şey ama sonucu getiremediğim için başıma ne gelecek diye bekliyorum şu an.

Böyle işte şimdi "yooo neresi ilginç bu rüyanın, sivilce falan bir sürü pislik anlattın okuttun bize" diyenler olabilir. Bence gayet ilginç kaç insan rüyasında sivilce sıkıyor veya mouse pili falan değiştiriyor. O da değişik bi şey bildiğin pil değiştirdim rüya bundan ibaret. Bilinç altım bana nasıl gizli subliminal mesajlar vermek istiyor bilmiyorum ama pek hayra alamet değil gibi sanki. Hakkımızda hayırlısı diyeyim gideyim ben.

Rüyalarda buluşalım tatlı kız.

xoxo ukturko hoca

21.12.16

Umutlarımın arasından "güneş" topla benim için

Yazan: Ukturk | 21.12.16 | Kategori: , , , | 3 Sesime ve fiziğime güveniyorum

Yağmur yağmıyordu artık kurumuştu her yer. Terk edilmişti her adım, hayat yoktu artık. Başka bir yer de yoktu gidecek. Olsa ne olacaktı gidecek miydim sanki? Yaşayamazdım ki başka yerde. Ne yapardım, olmaz gidemezdim belki tekrar bahar gelir diye bekledim. Yıllar sürdü, beklenen her şey olmuş ama bir yağmur yağmamıştı. Tam tükendim artık derken damla damla düşmeye başladı "yağmur". Her damlası ayrı bir mesajdı yağmurun. Her damlası bir şeyler anlatıyordu bana. Önce saklamak istedim her damlayı. O kadar çok beklemiştim ki her damlayı korumak istedim. Sonra duymaya çalıştım ama ne mümkün. Daha önce bilmediğim bir şeydi bu. Tanımlayamıyordum bile. Ama zamanla alıştım yağmurun sesine, yağmur sesim, ben "yağmur" oldum. Kuruyan topraklarım yeşermişti artık, her düşen damla hayat vermişti tekrar. Yemyeşildi artık dağlarım, çiçek açmıştı her yer. Yağmur dinse de yankılanıyordu "yağmurun sesi" dağlarımda, ovalarımda. Şarkılar söylüyordu bu sesle ırmaklarım. Bahardı sanırım bu, hiç bitmeyecek bir bahar sanki. Daha önce hiç bilmediğim bir ses tam bittim derken koşarak gelmişti. Sonra gitti yağmur, hani sesim olan, dağlarımı yeşerten, ovalarımda çiçekler açtıran "yağmur". Yağmıyordu yine, sesim kısılmış gibiydi. Bitmişti bahar, bitmişti açan çiçekler, yoktu dallarda cıvıldayan kuşlar. Bitmişti, eskisi gibiydi her şey, çoraklaşmıştı topraklarım.


Sonra kış geldi. Soğuktu havalar, kar yağsın istiyordu herkes ama ben hala yağmuru arıyordum. O sevdiğim yağmurun sesini bekliyordum özlemle. Biliyordum yağmayacaktı, yağmadı da zaten. Kar yağdı dedikleri gibi. Her hafta daha çok, daha çok. Yağdı dağlarıma, soldu çiçeklerim, kurudu yapraklarım, bitti özlemlerim.

Belki kardan sonra da güneş açacak. Kardan sonraki ayazda ısıtan güneş. Ohh be dedirten güneş, baharı müjdeleyen güneş. O açan güneş de sensin biliyorum. Zaten çok üşüdüm yağan karlarda. Bitsin artık, sessizce bekliyor umutlarım. Hadiii "umutlarımın arasından "güneş" topla benim için," açılsın yollarım.

*ukturko


9.12.16

Gerçekten merak ediyorum hangi masaldın sen? | Mektup

Yazan: Ukturk | 9.12.16 | Kategori: , , , , | 0 Sesime ve fiziğime güveniyorum

Havanın soğuk, güneşin gözükmediği, ayın bulutlar arasına kaçtığı gecelerde buldum seni. Bulutlar saklamak istemişlerdi seni alaca bir karanlığa. Çektim çıkardım ay ışığı gölgesinde seni. Ortam alaca, loş da olsa ay ışığı gibi parlıyordu güzel yüzün. Işığa gerek yoktu yolumu bulmam için yüzün aydınlatıyordu geceyi,  gece de yolumu. Saçların peki saçların omuzlarında işlemeli bir örtüydü adeta ince ince işlenmiş. Bir balıkçının ağını işlediği gibi örülmüştü sanki. Öyle ustaca, öyle narin, öyle tapılası. Baktıkça her ince telinde başka bir anı gördüm. Hepsinde parmak izlerim vardı, nasıl bırakabilirdim ki onları. Hem ben bıraksam onlar beni bırakmazdı eminim. Hepsi adımı sayıklıyordu sen uyurken. Sen duymuyordun üçüncü rüyanda ama hepsi ibadet eden melekler gibiydi, her tel tek bir isim söylüyordu. O an gümüş şiirler yazmak istedim sana. Ama Cahit yazmıştı onları zaten, ben başka  şeyler yazmalıydım. Nasıl ifade edebilirdim ki seni bilmiyordum. Bir sürü kelime içerisinden hangisini seçmeliydim. Bilemedim hangi sözcük daha iyi ifade ederdi seni veya hangi cümle hangi paragraf ,hangi kitap, hangi roman. Belki de bir masal bir hikaye bilmiyorum. Emin değildim ne yazmam gerektiğinden ama bir şeyden çok emindim. Ne yazarsam yazayım hepsi sendin zaten. Ne fark ederdi şiir olmuş, şarkı olmuş, kitap olmuş veya bir masal. Aslında bir masal olmalıydı yazdıklarım, şiir veya şarkı değil. Onlar posta gazetesinde de yazıyorlardı sonuçta. Bu böyle bir şey değildi. Masaldan başka bir şey olamazdı, bu hissettiklerim. Her bakışın, gülüşün hatta kızışın bile masaldan bir alıntı gibiydi. Yeniden yazmaya gerek yoktu aslında seni.


Hadi söyle, sen masalın kendisiydin değil mi? Sanki daha önce dinlemiş olduğum bir masal. Taa yıllar öncesinden hayal mayal hatırladığım ama yüzümde hala hissettiğim oluşturduğu sıcaklığı, gülümsemeyi. Annemin okuduğu masallardan mısın sen, hani annemin masalda bahsettiği güzel. Saçları gümüşten sırmalı, yüzü ay, gönlü güneş olan.

Gerçekten merak ediyorum hangi masaldın sen?

*ukturko

8.12.16

Uzak iklimlerin sert rüzgarları gibi | Mektup


Merhaba sevgili seray severler. Seray Sever mi kaldı biraz kendini yenile demeyin, eski alışkanlıklardan vazgeçmek kolay mı öyle hiç? Sorarım kolay mı, vallahi değil hiç değil hem de. Çooook uzun zaman sonra neden yazmak istedim bilmiyorum. Antrenmansızlıktan dolayı ne yazacağım duygularımı nasıl ifade edebileceğim hakkında hiçbir fikrim yok. Zaten blog dediğiniz şey "doğaçlama duygusal ifadeler" değil midir? Bak bu tanım çok güzel oldu bu tanımı tescil ettirmek lazım. Böyle eskisi gibi saçma salak yazdığıma bakmayın arkadaşlar çok dertliyim. Derbeder oldum. Kah Müslüm dinleyip "dünya tersine dönse vazgeçmem" diye söyleniyorum kah "aldanma çocuksu mahzun yüzüne terkedip gidecek bir gün" diye. Koskoca ukturk hoca bu duruma düşecek deseler ben de inanmazdım. O yüzden yazı da bu havada olacak. Ben de isterdim "koy götüne rahvan gitsin" tarzından yazayım ama gönlüm el vermiyor. Gönlüm perişan, gönlüm hasta, gönlüm yalnız, gönlüm zorla brokoli yedirilen çocukgönlüm yere düşmüş sakız gibi :( Şimdiden ruh sağlığınıza vereceğim zararlardan dolayı özür diliyorum ve her zamanki gibi küçük çocukları pc başından uzaklaştırıyoruz, bari sizi yıllardır zehirledim o sabiler etkilenmesin. 2023 lider ülke Türkiye için çocuklarımız önemli :( Neyse ne çok gevezelik yaptım bir şey anlatacaktım ben, konuya geçeyim öhöömm.

Cahit Külebi ne demiş bir şiirinde; (fon müziği eşliğinde okuyalım)

"hep yandım, hep ağladım sen yokken,
bir gelsen yangınlardan alsan beni,
bir gelsen dünyalardan alsan beni
bir gelsen şafaksız gecelerden alsan beni" 
Cahit Külebi seversin biliyorum, belki de sevmiyorsun bilmiyorum yazmış oldum artık silemem inşallah seviyorsundur. Sevmiyorsan da seviyor gibi yap lütfen. Aslında neyi çok seviyorsun neyi sevmiyorsun çok iyi biliyorum. Mesela rose şarabı çok seviyorsun en son aldığımız mesela tadı kötüydü hatırlıyorum ama sen seviyorsun diye "hmmm ne kadar da hoş biraz tatlı mı ne" demiştim. Neyse ki sen de beğenmedin de rahat rahat "ayy bu ne be" diyebilmiştim. İyi değildi gerçekten ama hala duruyor dibinde dökecektim lavaboya sonra memur ailesi olduğumuzu hatırlayıp vazgeçtim. Günah yani dökülür mü hiç sen almışsın o kadar uzak diyarlardan içelim diye. Dökmem vallahi, sen gelene kadar dökmem. Belki o zaman dökeriz, içilmez ki o. Ne yapacağız dökmeyip. Dökeriz. Az zaten bi şey olmaz. Ben sana alırım üzülme, memur ailesi olsak da alırız yani. Alemde şeklimiz var sonuçta. Şekil de kalmadı da pek olsun olanla yetiniriz ne yapalım be arım balım peteğim.


Mesela çok çikolata sevmiyorsun. Yalnız aklım fikrim yemekte yine. Bekarlık zor ne yapacaksın. Hani yemek yapacaktım salça bezelye falan almıştım, sen cam kavanoz alma diğerinden al demiştin ya o hala duruyor yapmadım. Konserve nasıl olsa bozulmaz diye bekliyor öylece dolapta. İçimden gelmiyor ki yapmak. Bugün yine döner yedim. Aklıma sen geldin "yeme şunları hep döner hep döner" sözlerin kulaklarımda çınladı. Bıraktım önce bi elimden döneri, bakıştık biraz soslu dönerle. Önce bir tiksindim ama sonra dayanamadım açlığıma yedim, özür dilerim.

Yeni aldığım bilgisayardaki oyunlarımı sildim, oturdum işlerimi yapıyorum sadece saatlerce. Bi de sürekli çay içip, kulağımda kulaklık Müslüm baba dinliyorum. O da olmasa ne yaparım bilmiyorum. Sonra "gümüş şiirler yazdım sen yokken, Berlin biletlerine baktım" aaa ne kadar ucuz dedim. Adını ekledim, sildim ekledim sildim. En sonunda kapadım sayfayı gittim mandalina yedim. Çok ucuzlamış yine bizim burada, memur ailesi olunca topladım 2-3 kilo. Tek başıma haftada 2*3 kilo mandalina yemem normal mi bilmiyorum. Çocukken olduğu gibi soymayıp bıçakla ortadan ikiye kesiyorum 1-2 saniye güzelliğine bakıp mandalinanın mideye indiriyorum sonra. Çok zevkli.

Kuzenimin çocuğu bana dayı diyor. Hatta telefonuna line yüklemiş bana da yükletti beni oradan arıyor okuldan gelince. Görüntülü konuşuyoruz iki gündür. Kızları sordum hemen utandı, dedim oğlum utanma daha çapkınlığa gideceğiz dedim daha fazla utandı ve bu kez kapadı. :) Benim de çocuğum olacak mı acaba dedim sonra gözlerim dolmuş hemen. Salak oldum iyice. Yaşlanıyorum sanırım. Dayı bile olduk bakalım başka neler göreceğiz. Hoca oldum, noel baba oldum, dayı bile oldum bi istediğin gibi olamadım. Sanırım böyle işe yaramaz olarak hayatıma devam edecek gibiyim. Neyse üzülme, Müslüm var Ferdi var dinleyip dinleyip uyuşuyor kafam. Sabah iş var zaten, hayat akıyor. Çok düşünmeyeyim diye çalışıp duruyorum 1 aydır bekleyen iki dosyayı iki günde hazırladım, yazdım çizdim. Düşünsene seneler sonra bloga bile yazdım. Yoksa çekilmiyor be uyku girmiyor "akşam kızılı gözlerime."

xoxo ukturko